17 Şubat 2013 Pazar

ÜLKEMDE ADALET BÖYLE Mİ OLMALIYDI?



ÜLKEMDE ADALET BÖYLE Mİ OLMALIYDI?

İş yerim vardı, ses kaset  ve cd  ticareti yapıyordum.
2000 yılında Türkiye’de koalisyon hükümeti zam zulüm, enflasyon  furyasını engelleyemeyince, mal alıp satmakta güçlük çektim ve iş yerimi  kapattım.

2 sene boyunca iş aradım fakat işsizlik o kadar had safhadaydı ki, 2002 yılının ortalarında Eskişehir dışında bir asfalt şantiyesinde asgari ücret karşılığında 24 saat bekçilik, aynı zamanda bu şantiye içindeki TIR kantarı tartımcısı ve  depo sorumlusu oldum. 

24 saat çalışmanın bedeli asgari ücretti…

Bu işyerinin adı: Ilgazlar AŞ, beş ortaklı bir aile şirketiydi: Şenol Ilgaz, İsmail Ilgaz, Mustafa Ilgaz, Mehmet Ilgaz ve Asım Çınar…

Asfalt, inşaat ve otomotiv işleriyle ilgileniyorlardı. Fakat hep hileli yollardan…

Bu şahısların tüm işleri yasa dışıydı. Devlete karşı sürekli suç işliyorlardı.  Müdürleri, amirleri de rüşvete alıştırmışlardı.

Yasadışı bir şekilde 2600 yıllık Frig antik şehrini yağmalıyorlar, tarihi eserleri sorumlu olduğum depoya getiriyorlar, burada temizlendikten sonra İstanbul’daki Fener Rum kilisesi papazlarına teslim ediyorlar. Onlar da Yunanistan’a götürüyorlardı. Oradan gelen Euroları, sahibi oldukları Eskişehir Döviz bürosunda Eskişehir halkına satıyorlardı.

Bu antik şehrin ortasında büyük bir höyük vardı. Bu höyüğü yağmaladılar. Çok sayıda altın heykeller ve takılar çıkartıldı. Çanak çömlek gibi eşyaları parçalayıp tekrar toprağa gömdüler.

Bu antik şehrin üzerine tahminen 45 civarında lüks villalar yapıldı. Birinci dereceden korunması gereken sit alanı olması sebebiyle belediyeler bu villalara ruhsat veremiyordu. Fakat yine de ruhsat düzenlediler, tabi rüşvet karşılığında. Rüşvet alanlar Eskişehir Belediye Başkanı Büyükerşen ve Odunpazarı Belediye başkanı Burhan Sakallı…

Yasadışı işleri hobi haline getiren patronlarım, devletin bankalarından yüksek meblağda kredi alıyorlar, sonra da iflas gösterip krediyi geri ödemiyorlardı. İflası onaylayanlara rüşvetler yağdırıyorlardı. Emlakbank’ı 16 milyon dolar hortumladıklarını biliyorum.

Eskişehir Subay Orduevi’ni yenileme ve güçlendirme işini aldılar, işten anlamayan şahıslara yaptırdılar, bu binada kolon patlatıldı ve çok sayıda sıhhi tesisat malzemeleri olarak paslı ve çürük malzemeler kullanıldı.

Çalıştığım şantiye içinde bir cinayete şahit oldum. Katil, patronlarımdan biriydi. İsmi Mehmet Ilgaz’dı. Motor tamircisi olarak görev yapan alkolik bir ustayı, alkollü olduğunu bile bile mazot tankerine bindirdi. Ruhi Güner ismindeki bu usta alkol tedavisi görüyordu ve o gün gözlerini açamayacak derecede alkollüydü. Patronunun emri üzerine mazot tankerini kullanmaya çalıştı, bir direğe vurarak hayatını kaybetti. Patronun emirleri doğrultusunda uydurma tutanaklar hazırlandı. Otopsi bile yapmadılar. Raporları düzenleyen jandarma astsubayları ve polis memurları patronumun köleleri gibiydi. Rüşvet yedirildiği zaten ortadaydı…

Bu bir cinayetti ve örtbas edildi. Bunun gibi üç cinayet daha yaşandığı, katilin Şenol Ilgaz olduğu, bilerek üç işçisini öldürdüğünü bana işçiler tarafından anlatıldı.

Patronlarım BUDA isminde  bir BAR’a  ortaktı. Burada her türlü uyuşturucu satılıyordu. Uyuşturucuyu temin eden Asım Çınar isimli ortaktı.

Tarihi eser kaçaklığı bir yana, her yıl asfalt ve inşaat işlerinden trilyonlar kazanıyorlar, zarar gösterip vergi ödemiyorlardı. Eskişehir defterdarına rüşvet verdiklerini biliyorum.

Eskişehir’in mülki amiri Vali’den, Emniyet Müdürü’ne kadar, hatta Eskişehir başsavcısına kadar ellerindeydi ve yasadışı işlerini örtbas ettirmek için sürekli rüşvet ödüyorlardı. Çok sayıda savcıya ve hakime rüşvet ödediklerini biliyorum. Mesela birkaç isim: Hakim Berrin Kanagöl Yeşilyurt, Hakim Hakkı Aydoğan, Hakim Murat Karahisar, Hakim Nevin Bal, Başsavcı Gökhan Karaburun,  yardımcısı Coşkun Mutluer, Savcı Celalettin Karanfil, Cemal Gürsel Sarıca, Hasan Gönen… Daha bir çok…

İş bulamamaktan ve aileme bakmak zorunda olduğum için bu iş yerinde bir buçuk sene çalıştım ve ayrılmak istedim. Patronlarım “Sen çok şey biliyorsun, buradan ayrılamazsın”  diyerek beni tehdit ettiler. Eskişehir Organize Sanayi Bölge Müdürü Ali İhsan Karaman’dan yardım istedim. Bana yardımcı oldu ve bu pislik işten ayrıldım.

Patronlarım sürekli peşime adamlarını takıyor, tedirginlik içinde kimlerle görüştüğümü araştırıyorlardı. Çocuklarımın peşine de düşmeye başladılar. Çocuklarımı okullarından alarak adresimi bir süre kaybettirdim. Fakat polislerin yardımıyla evimi buldular. Polislerle işbirliği halindeydiler. Tarihi eser kaçakçılığını da polislerle ortak yapıyorlardı. Organize Suçlar ve Kaçakçılık Şube Müdürü Mustafa Bey’le ortak çalışıyorlardı. İşleri organize eden de DEDE lakaplı bir komiserdi.

Bir gün evimi yine buldular ve çocuklarımın önünde beni darp ettiler. Sessiz kalmam için bana gözdağı veriyorlardı. Çocuklarımı Mersin’e bir akrabamın yanına gönderdim ve eski patronum olan bu pislik adamlarla savaşmaya karar verdim.

Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a , Adalet Bakanına ve Yargıtay gibi ilgili tüm makamlara ihbar dilekçeleri yazarak yardım istedim.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Yargıtay dışında ilgilenen olmadı. Onlar da bir şey yapamadılar.

Patronlarımın AK PARTİ kurucusu olmaları sebebiyle korumaya aldılar ve beni nezarethanelerde, mahkemelerde, hapishanelerde süründürmeye başladılar.

Emri veren Başbakan’ımız Tayyip’di… AKP’li katilleri korumasına aldı.

İnternet siteleri yapmaya, Eskişehir’de yapılan yasadışı işleri kamuoyuna anlatmaya başladım. Fakat her yaptığım site yasadışı bir şekilde kapatıldı. Eski patronlarım hakimlere ve savcılara sürekli rüşvet ödüyor,  internet sitelerim engelleniyordu. Hatta internet sağlayıcı şirketlere çete gönderiliyor, zorbalıkla  sitelerim sildiriliyordu.  İHS (İstanbul Hosting’den) satın aldığım iki hizmet, zorbalıkla kapattırıldı.

Hakimler ve savcılar, şahsıma iftiralar sıralayarak yaklaşık 60 dava açtılar.  34 gece nezarethanede sabahlattılar. 64 gün cezaevinde susturdular. Kış mevsiminde  64 gün demir ranzada yatırdılar. Yataksız yorgansız… Vücut sağlığımı bozdular.  İftiralarla 14 sene hapis cezası yüklediler… Yargıtay hepsini bozdu…

Beni susturamıyorlardı. Tek çareleri kalmıştı, bana deli raporu aldırmak için 6 sene uğraştılar. Mahkeme kararıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na gönderildim. Heyet şahsımı sağlıklı bularak, rüşvetçi savcıların ve hakimlerin talep ettiği deli raporunu vermedi…

Defalarca Adli Tıp Kurumu’na  tekrar gönderilmek istendim fakat  beceremediler. Çünkü Adli Tıp Kurumu’nu olaylar konusunda bilgilendirmiştim.

Bir gün polis tarafından gözaltına alındım. Nezarethaneye atıldım. Ertesi gün iki polis nezaretinde İstanbul Bakırköy Akıl Hastanesine götürülerek  ADLİ SERVİS’e kapatıldım. Hakkımda yargılama yapılmış, ifade ve savunma alınmadan “deli olduğuma” karar verilerek  tımarhaneye kapatıldım.

İstanbul Bakırköy Hastanesi’nde heyete dahi girmeden  deli raporu sahibi oldum. Yüzünü görmediğim, bilmediğim doktorlar, uydurma raporun altını imzalamışlardı. Bu şahısların kim olduğunu hala bilmiyorum, çünkü rapor şahsıma teslim edilmiyor.

İnternet siteleri yapmaya, hakimlerin ve savcıların nasıl yasadışı işlere bulaştıklarını ayrıntılarla anlatmaya çalıştığım bir sırada yine gözaltına alındım. Yine mahkeme düzenlenmiş. İfadem yok, savunmam yok, itiraz hakkı, tebligat, hiçbir şey yok… Tekrar Akıl hastanesine kapatıldım. Fakat bu defa bana zırdeli muamelesi yapıyorlar, çok ağır ilaçlar verip iğne yapıyorlardı. Kafamı kaldıramıyordum, bana neler yapıldığını anlayamıyordum. Ellerim ve yüzüm sürekli uyuşuyor, parmaklarımın ucuna kramplar giriyordu.

Akıl hastanesinde 120. günümdü. Beni yavaş yavaş öldürüyorlardı. Kaçmaya karar verdim. Bir yolunu bulup hastaneden kaçtım. Üzerimde pijama ve terlik… Paramı hastane görevlileri almıştı. Parasız pulsun İstanbul’dan Eskişehir’e nasıl gidebilirim, düşünmek istiyordum fakat olmuyordu. Kütahyalı olduğunu söyleyen bir kamyoncuya anlattım derdimi,  yardımcı oldu. Beni Adapazarı’na kadar getirip bıraktı. Adapazarı’nda birkaç kamyoncuyla konuştum, derdimi anlatamadım, hiç kimse kamyonuna almak istemedi.  Çöplerden ekmek yedim, hatta Bilecik’te bir çöp bidonunda poşette pasta bulmuş ve yemiştim. Adapazarı’ndan Eskişehir’e yürüyerek  dört günde perişan bir vaziyette geldim. Ayağımdaki terlik parçalanmıştı. Tam altı ay kendime gelemedim. Bakırköy Akıl Hastanesi’nde başlayan elimdeki uyuşmalar, vücudumdaki kasılmalar hala devam ediyor. Kısacası sağlığımı elimden aldılar.

34 gece nezarethane… 64 gün cezaevi… 60 adet iftiralarla süslü dava…  14 sene hapis… 26 internet siteme kilit… Deli raporu… 120 gün tımarhane …

Artık nüfus kağıdım da yok… Kim olduğumu dahi ispatlayamıyorum. Hiçbir yerde işlem yaptıramıyorum. Çok uzaklardaki çocuklarıma para dahi gönderemiyorum.

Tek suçum yasadışı işleri ihbar etmekti.

Cinayetler, tarihi eser kaçakçılığı, sahte ruhsatlı kaçak villalar, uyuşturucu ticareti, banka horumlama, hırsızlık, sahte çek, darp, gasp…

Bunları yapanlar AKP’liydi…
… ve bir CHP’li ortak: Yılmaz Büyükerşen…

Yasadışı işler yapmak, rüşvet almak, rüşvet vermek, işte bu şahıslar için o kadar olağan bir işti ki, Eskişehir’deki hemen hemen tüm resmi makamlar, kanun tanımayan bu ortakların kuluydu, kölesiydi…

Saygılarımla…18/02/2013

Kenan Akkuş

https://www.facebook.com/eskisehir.kenanakkus



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder